ANMA VE TAZİYE..

Prof.Dr.Ali Osman ÖZCAN Hocamızı Rahmet,minnet ve Dualarla anıyoruz.

11/08/2016-11/08/2020=DÖRT KOCA YIL..AMA GÖNÜLLERİMİZDESİN HOCAM
Derneğimizin kurucu yöneticilerinden Gönül Dostumuz Prof.Dr.Ali osman ÖZCAN Hocamızın ebedi isdirahatgaha gidişinin dördüncü yılı…Hocamızı Rahmet minnet ve dualarla anıyor,Geride Bıraktığı ailesi ve sevenleri bizim camiamıza sabırlar diliyorum.
Çok sayıda sivil Toplum kuruluşuyla gönül bağı ve hizmetleri olan Prof.Dr Ali osman Özcan hocamız Dünya Türkleri Ve Akraba Toplulukları Hizmet Derneğimizin Kurucu ve yöneticilerindendi.
Hatırasına Değer verdiği Arkadaşlarından Araştırmacı Yazar Oğuz ÇETİNOĞLU Ağabeyle yaptığı Röportajı sitemizde yayımlıyor dualarınızı bekliyorum.
Prof. Dr. ALİ OSMAN ÖZCAN RÖPORTAJININ İKİNCİ BÖLÜMÜNDE HUZUR ARAYANLARA HOŞGÖRÜ VE SEVGİ TAVSİYE …
Önce Vatan Gazetesi
Oğuz Çetinoğlu: Ahlâk, dinin koyduğu kuralların bir bölümüdür. Diğer taraftan ‘etik’ kelimesi, ahlak kavramının derinliğini ve enginliğini ihtiva etmekten çok uzaktır. Ahlak kelimesinin yerine ‘etik’ kelimesini dayatanlar, din kavramından soyutlanmış bir ahlak anlayışını mı yerleştirmeye çalışıyorlar? Böyle bir ahlak anlayışı topluma, muhtaç olduğu güven ve huzur ortamını sağlamakta yeterli olabilir mi?
Prof. Dr. Ali Osman Özcan: Muhterem Oğuz Bey, dünyanın en büyük ahlakçıları arasında, Türk ahlakçıları en başta gelirler. Lakin Mehmet Ali Aynî Bey’in ‘Türk Ahlakçıları’ adlı kitabını bilen ve okuyan kaç kişi sayabilirsiniz? Oradaki isimleri kaçımız biliyor? Fakat Yahudi, Hıristiyan, Budist, Taoist, Şintoist, Jainist, Lamaist vb. din ve mezheplerin ahlakçılarını, yani büyüklerini sorarsanız, sizlere birkaç tane isim sayabilirler. Ayrıca hangi ideoloji, hangi ahlakî değeri insanlığa kazandırmıştır? Bunu da sormamız gerekir. İdeolojilerin insanlığa kazandırdığı herhangi bir ahlakî değer yoktur. Mesela ülkemizdeki özgürlük kavramı bile Yahudi-Hıristiyan (Tevrat-İncil) dünya görüşünün özgürlük anlayışının içeriğini yansıtmaktadır. Dinimizin, yani İslam dininin özgürlük kavramını tartışan, İslam’ın özgür insanını tanımlayan kaç makale veya kitap gösterebilirsiniz? Bu yüzden kendi hayat damarlarını kesip intihara giden bir insana benzemekteyiz.
Çetinoğlu: Laik sistemde maneviyat boşluğunun devlet kurumları tarafından giderilmesi yadırganıyor. Toplum dinamikleri, maneviyat önderleri veya sivil toplum kuruluşlarının gayretleri ise ‘irtica’ veya daha hafif bir suçlama ile ‘mahalle baskısı’ olarak algılanıyor. Çözüm için tavsiyeleriniz var mı?
Özcan: Bu soru insanı köşeye sıkıştırıcı bir soru. Ancak yanıt vermeden de edemeyeceğim. Öncelikle laik sistemi veya çağdaşlık kelimelerini, ideolojik anlamda kullanmaktan kaçınmak gerekir. ‘İrtica’ kelimesine baktığımızda Batı kültürünün daha fazla irticaya yatkın olduğunu, bu kelimenin milletimize dış güçler tarafından dayatıldığını bilmemiz gerekir. ‘Mahalle baskısı’ deyiminin içeriğine gelince; mahalledeki cami imamı, bir Yahudi haham veya bir kilise papazı kadar mahallesindeki camiye gelenleri tanımaz. ‘Mahalle baskısı’ deyimi, bir çeşit ait olma, mensup olma bilincinin dışlaşmasıdır. Eğer bu kelime ile bir âdet olgusuna vurgu yapılıyorsa, köylerde insanlar birbirini çok iyi tanımaktadırlar. Birbirini tanımamak, görmezden gelmek köy toplumlarında ayıplanır. ‘Mahalle baskısı’ndan şehirlerde söz etmek biraz işi abartmak, mübalağaya kaçmak demektir. Bir küçük azınlığın egemen kültürel değerlere saldırısı olarak da bu terimleri yorumlamak mümkündür. Herkesin Türk kültürünü içten benimsediğini söyleyemeyiz. Tanzimat ve Islahat Fermanları’ndan sonra içimizdeki azınlıkların veya kendilerini azınlık hissedenlerin Osmanlı vatandaşlarından daha fazla hukukî haklar elde ettiği gerçeği gözden uzak tutulmamalıdır.
Çetinoğlu: Herhangi bir kişi veya olayın ya karşısında veya kayıtsız şartsız yanında olmak… Bir anlamda kamplaşmak… Toplumda sıkça görülen bir davranış bozukluğu. Genlerimizden mi kaynaklanıyor? Çözüm mümkün mü? Toplumda farklı düşünenler elbette olacak. Farklılıklara rağmen hoşgörü desteğinde birlikte yaşamayı yeterli ölçüde biliyor muyuz? Farklı görüştekilerin birbirlerini dışlamak yerine anlamaya çalışmaları çözüm olabilir mi?
Özcan: Gene bir tuzak soru ile karşı karşıya olduğumu belirtmek isterim. ‘Mutlak hürriyet’ adına özerk olmadan, hür olduğunu zannedip millî bünyemizdeki değer değişmeleri sonucu bu tür yakınmacı davranışları görmek, sık karşılaşılan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Milletin gelecekle ilgili ülküleri kırpılıp kesilip koparılıp yok edildiğinde, her kafadan ayrı sesler çıkacağı bir gerçektir. Ülküleri olan milletler çok çabuk toparlanabilirler. Mesela; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve Japonya 1946’da kurulan İsrail devletleri örnek olarak verilebilir. Bütün bu devletlerin ortak özellikleri, vatandaşlarına gelecekle ilgili umut ve ülküler vermelerindedir. Bizde ise çağı atlama, çağın ötesine geçme kavramları 1990’lı yıllarda telaffuz edilirken ondan sonra çağı yakalama kavramı zihinlere şırınga edilmiştir. Çağı atlamak, çağın ötesine geçmek başka, çağı yakalamak başkadır. ‘Çağı yakalamak’ deyimi, çağın gerisinde olmayı millete benimsetmek ve milleti umutsuz, ülküsüz kılmaktır. Bir eve girdiğinizde, bir köy kahvesine vardığınızda birbirleriyle kavga eden insanlar görürseniz onlar hakkında ne düşünürsünüz? Dersiniz ki bunlar arasında fikir birliği yok. Bunlar birbirini yiyor. Bunlardan hiçbir şey olmaz. Yine ‘Türk milleti mi? Bir illet…’ diye konuşanları gördüğünüzde, kamplaşmaların varlığı dikkatinizi çeker. Oysa partileşme süreci, demokrasi adına bir çeşit kamplaşmadır. Yukarıda söylediğiniz ‘aydın’ kelimesiyle ilgili olarak şunu ekleyebilirim: Türkiye’de elliden fazla siyasî parti vardır. Bütün bu siyasî partilerin seçkin kadroları ‘aydın’ denilen insanlardan oluşmaktadır. Bu partilerin Türk milletinin geleceği ile ilgili ortak planlarının ve programlarının olduğunu söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla elliden fazla bir kamplaşma olgusu söz konusudur. Plansız, programsız aydınlar, millî bekamız için milletimizin alarm zilleri olarak düşünülebilir mi? Çünkü aydınlar bir milletin alarm zilleridir. Bozuk alarm zillerinden ne beklenebilir? Bu açıdan millî bekamızda milletin geleceği ile ilgili ortak plan ve program yapacak olan bir aydın kütlesine ihtiyacımız vardır. Devletin kurumları arasındaki işbirliği, yardımlaşma ve dayanışma olguları için milletin alarm zilleri olan aydınların, milletin geleceği ile ilgili ortak proje, plan ve programları uygulamalarından geçtiği de unutulmamalıdır. Acı tecrübelerimizden biliyoruz ki sağ düşünce-sol düşünce diye olmayan bir düşünce biçimi yüzünden bile milletimiz kamplara ayrılabilmiştir. Halen de millî aynılıklarımız, benzerliklerimiz bir tarafa bırakılarak; millî zenginliklerimiz, çeşitliliklerimiz bir tarafa itilerek; ‘farklılıklar zenginliklerimizdir’ diye kamplaşmalara yol açılarak zihinler uyuşturulmaya çalışılmaktadır. Başka kültürlerin kültürümüz üzerindeki hıncı, hışmı, hasımlığı, rakipliği, düşmanlığı bilinmeden, fikir özgürlüğü adına, kâr-zarar hesabı yapılmadan her fikir, mikrop, virüs, parazit ve basil olup olmadığı kontrol edilmeden değer sistemimize aşılanmaya çalışılmaktadır. Çetinoğlu: Bu olumsuzluklar; hoşgörü noksanlığından, uzlaşma kültürünün yetersizliğinden kaynaklanıyor olabilir mi? Dışlamak yerine anlamaya çalışmak suretiyle, farklılıklara rağmen birlikte yaşama düşüncesiyle daha huzurlu bir toplum oluşturulamaz mı?
Öczan: Muhterem Oğuz Ağabeyim, hoşgörü kavramına baktığımız zaman; bizim kültürümüzdeki hoşgörü anlayışı, diğer kültürlerden çok farklıdır. Örneğin Yunus Emre ‘Yaratılanı hoş gör Yaratan’dan ötürü’ derken, yaratılan canlı cansız her şeye sevgi ile yaklaşılması gerektiğini dile getirmiştir. Batı kültüründe ‘hoşgörü’ karşılığı olarak kullanılan ‘tolerans’ kelimesi; birisine, bir şeye katlanmak, dayanmak, tahammül etmek anlamlarına gelir. Birisini hoş görmek, müsamaha göstermek, kendi kültürel değerlerimiz içinde zaten mevcuttur. İnsan davranışlarında üç nitelik vardır. Bu davranışlarda niyet, mutlaka aranır. Ancak iyi niyet, kötü niyet, art niyet vb. türde niyetlerden söz etmekteyiz. Herkes kendi davranışına, mutlaka, mantıklı-mantıksız, akıllıca-akılsızca gerekçeler gösterir. Nihayet her davranışın bir isteklilik düzeyi; yani motivasyon ve iradî yönü vardır. Hoş göremeyeceğimiz, hoş görüldüğü takdirde varlığımızı tehlikeye atan, ortadan kaldırıcı görüşlere ‘evet’ diyemeyeceğimiz de kesindir. Mesela kültürümüzde nefsini ve neslini koruma kavramları vardır. Kendimize ve kendimizden olanlara hoş görü adına saldıranlara, yok etmek isteyenlere hoş görü gösterebilir miyiz? Bu alan, gene ahlak alanıyla ilişkilidir. Farklı görüştekilerin birbirlerini dışlamak yerine anlamaya çalışmaları, gayet güzel bir düşüncedir. Keşke öyle olsa. Ancak güçlü olanların ve kötü niyetlilerin, iyi niyetli olanları zarara uğratacağı da gözden kaçırılmamalıdır. Farklı görüşte olmak başka, farklı inançta olmak başkadır. Ancak farklı görüş ve inançlarını başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmak da ahlak açısından sorgulanmaya değer bir konudur. Kültürümüzde meşveret, müşâvere etmek, görüşmelerde bulunmak vb. türde bir sürü sosyal içerikli kelime ve deyimler vardır. Bunların adını bile bilmeyenlerin tartışmaları da bizleri yanıltmamalıdır. Şahsî, toplumla ilgili olarak ve millî menfaatlerimiz ile vatanımızı almak isteyenlere hoş görü göstermek; hoş görü mü, acizlik mi, hainlik midir? Farklı görüşte olmak başka; öteki olanın, düşman olanın çıkarlarını gizleyerek ‘farklı görüş’ diye ortaya atmak başkadır. Burada gene birlikte, bir arada, beraber yaşamayı mümkün kılacak ahlakî değerlerin hayata katılması olgusu karşımızda durmaktadır.
Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Hocam. Doyurucu, aydınlatıcı cevaplar aldım. Sağolun.
Özcan: Görüşlerimi açıklama fırsatı verdiğiniz için size ve Gazeteniz Önce Vatan’a ben de teşekkür ederim. Prof.
Dr. ALİ OSMAN ÖZCAN’ın ÖZGEÇMİŞİ
Zonguldak’ta doğdu. Merkeze bağlı Saka Köyü İlkokulu’nda 1957-1958 öğretim yılında ilköğrenimini tamamladı. 1961-1962 öğretim yılında Kozlu Ortaokulu’ndan mezun oldu. 1962-1963 öğretim yılında Devlet Parasız Yatılı sınavını kazanarak Bolu Erkek İlköğretmen okuluna girdi. 1964-1965 öğretim yılında okul birincisi olarak mezun oldu. 1965-1966 öğretim yılından 1970 yılına kadar değişik yerlerde bil-fiil ilkokul öğretmenliği ve müdürlüğü yaptım. 1966-1967 öğretim yılında askerliğimi Ankara Zırhlı Birlikler Okulu ve Er Eğitim Tugayı Okuma-Yazma Okulu’nda tamamladım. 1969-1970 Öğretim yılında Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesini dışarıdan bitirip 1970-1971 öğretim yılında üniversite imtihanını kazanarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümü’ne kaydını yaptırdı. 1973-1974 öğretim yılında mezun oldu. 1974-1975 öğretim yılında Karabük Demir-Çelik Lisesi Felsefe Öğretmenliğine tâyin edildi. 1975-1976 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümü Kütüphanesi’nde memur olarak çalışmaya başladı. 1976-1977 öğretim yılında öğretim görevlisi oldu ve doktora giriş sınavını kazandı. 1977 yılında üç ay Federal Almanya’da meslek okulları ile ilgili çalışma yaptı. 1979 yılında ‘Ülkemiz İçin İsabetli Bir Mesleğe Yöneltme Denemesi’ adlı doktora tezi ile Ph.D. (Dr). unvanını aldı. 1982-1983 öğretim yılında İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1985-1986 öğretim yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bölümüne Yardımcı Doçent olarak tâyin edildi. Bölüm Başkan Yardımcılığı yaptı. 1987-1988 öğretim yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Yüksekokulu’nda Yardımcı Doçent olarak göreve başladı. 16.10.1989’da Doçentlik bilim sınavını başararak Eğitimin Psikolojik Temelleri Ana Bilim Dalında ‘Doçent’ unvanını aldı. 1990-1994 yıllarında Deniz Harp Okulu’nda Psikoloji-Liderlik dersleri verdi. 1992-1993 eğitim-öğretim yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi ve Beden Eğitimi ve Spor Bölümü’nde görevli olarak Bölüm Başkan Yardımcılığı ve Sınıf Öğretmenliği Bölümü’nde Bölüm Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Yine bu dönemde Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu’nda Öğretmenlik Bölümü Başkanlığı yaptı. 6 Eylül 1994 tarihinde Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölüm Başkanlığı’na tâyin edildi. Şubat 1995’te Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümündeki profesör kadrosuna tâyin edilerek profesör oldu. 10.05.1996 tarihinde Dumlupınar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlığı’nda görevlendirildi. 12.12.1997 tarihinde dekanlık görevinden istifa etti. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi’nde Öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Eğitim Bilimleri dersleri vermektedir. Ufuk Ötesi Gazetesi, Çağa Ferman Gazetesi, Yesevi Dergisi, Elektrik Teknikerleri Dergisinde yayın danışmanı ve yazar olarak çalışmaktadır. 500’den fazla yayınlanmış yazısı ve makalesi vardır. Bunlar; Yeni Düşünce Dergisi, Yeni Malatya Gazetesi, Ufuk Ötesi Gazetesi, Ortadoğu Gazetesi, Çağa Ferman Gazetesi, Toplum-Bilim Dergisi, Kurultay Gazetesi, Yesevi Dergisi, Özel Güvenlik Dergisi (Private Securty), Okumuş Adam Dergisi, Türk Yurdu Dergisi, Sur Dergisi, Kubbealtı Akademi Dergisi, Somuncubaba Dergisi, Türk Edebiyatı Dergisi, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Kuleli Askerî Lisesi Dergisi, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi, adlı dergilerde ve gazetelerde yayınlanmış ve yayınlanmaktadır. İnternet ortamında www.ulkucu.org sitesi ile www.sanatalemi.net sitelerinde yazıları yayınlanmıştır. Millî ve Milletler Arası Türkoloji Kongreleri ve Eğitim Bilimleri kongrelerinde bildiriler sundu ve yayınlandı. Marmara ve İnönü Üniversitelerinde 28 doktora 78 yüksek lisans tezi yürütü ve tamamlattı. Öğrencilerinden profesör olup dekanlık yapanlar vardır. Eğitim ve Öğretimle ilgili olarak yurt içi ve yurt dışında yüzden fazla konferans ve seminer verdi. Futbol Federasyonu, Avcılık ve Atıcılık Federasyonu ile Boks Federasyonu hakem seminerlerinde görev aldı. Malatya İşitme Engelliler Okulu Öğretmenlerine Hizmet İçi Eğitim Kursu, Bursa Millî Eğitim Müdürlüğüne bağlı Eğitilebilir-Öğretilebilir İş Okullarında görevli öğretmenlerin eğitimi için on haftalık seminer, İstanbul Harp Akademileri ve Hava Harp Okulunda seminerler verdi. İstanbul Ülkü Ocaklarında Üniversite temsilcilerine sosyal psikoloji ve liderlik konusunda altı haftalık seminer verdi. İstanbul Pendik ve Kayışdağı MHP binalarında Türk-İslam kültürü üzerine konferanslar verdi. Kadıköy Türk Ocağı ve Türk Dünyası Araştırmaları Vakfında Eğitim-Öğretim ile ilgili konferanslar verdi. Bakü Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Lisesi, Türkiye Diyanet Vakfı Lisesi ve Milli Eğitim Bakanlığı Lisesi Öğretmenlerine on beş günlük hizmet içi eğitim semineri (Öğretimde Disiplin, Etkinlik ve Verimlilik) vermek üzere 2006 yılı Eylül ayında Azerbaycan’da bulundum. TRT 2 radyosu, TRT televizyonu, TV 5, Mesaj TV’de eğitim-öğretim ile ilgili programlara katıldı. Üyesi olduğu sivil toplum kuruluşları; Aydınlar Ocağı İlim İstişare Kurulu Üyeliği, Türk Dünyası ve Akraba Toplulukları Hizmet Derneği Başkan Yardımcılığı, Basın Birliği Derneği Üyeliği, İstanbul Gazeteciler Derneği Üyeliği, Kadıköy Türk Ocağı Üyeliği, Türkiye Yazarlar Birliği olarak sıralanabilir. Prof. Dr. Ali Osman Özcan, Almanca ve Osmanlıca bilmektedir. Prof. Dr. ALİ OSMAN ÖZCAN’ın yayınlanmış kitapları: 01-ÜLKEMİZ İÇİN İSABETLİ OLABİLECEK BİR MESLEĞE YÖNELTME DENEMESİ. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını. İstanbul, 1985 02- ÇOCUK NASIL ÖĞRENİR? Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayını. Ankara,1992. 03- SPOR PSİKOLOJİSİ. Alfa Basım Yayım Dağıtım. İstanbul, 1994 (Sigurd Baumann’dan tercüme) 04- ÖĞRETMENLİĞİN İÇ YÜZÜ. TDAV Yayını. İstanbul, 1999 05- ALGIDAN YORUMA YARATICI DÜŞÜNCE. Avcıol Basım Yayım. İstanbul, 2000 06- İNSAN İLİŞKİLERİNDE BAŞARIYA GİDEN YOL. Ayku Yayınları. İstanbul, 2002. 07- MERAKI HAPSETMEK. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2003. 08- İLETİŞİMİN RENGİ. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2004. 09- KUMDAN HALAT YAPMAK. Yesevi Yayıncılık. İstanbul, 2004. 10- ŞEYTANLA EKMEK BÖLÜŞMEK. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2005. 11- KİMLİKTEKİ KİM. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2007. 12- TAŞDEVRİ ÇAĞDAŞLARI. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2008. 13- DÖNÜŞÜM ÇİZGİLERİ. Bilge Karınca Yayınları. İstanbul, 2009.
11/08/2016-11/08/2020=DÖRT KOCA YIL..AMA GÖNÜLLERİMİZDESİN HOCAM
Derneğimizin kurucu yöneticilerinden Gönül Dostumuz Prof.Dr.Ali osman ÖZCAN Hocamızın ebedi isdirahatgaha gidişinin dördüncü yılı…Hocamızı Rahmet minnet ve dualarla anıyor,Geride Bıraktığı ailesi ve sevenleri bizim camiamıza sabırlar diliyorum.
Çok sayıda sivil Toplum kuruluşuyla gönül bağı ve hizmetleri olan Prof.Dr Ali osman Özcan hocamız Dünya Türkleri Ve Akraba Toplulukları Hizmet Derneğimizin Kurucu ve yöneticilerindendi.
Hatırasına Değer verdiği Arkadaşlarından Araştırmacı Yazar Oğuz ÇETİNOĞLU Ağabeyle yaptığı Röportajı sitemizde yayımlıyor dualarınızı bekliyorum.
Prof. Dr. ALİ OSMAN ÖZCAN RÖPORTAJININ İKİNCİ BÖLÜMÜNDE HUZUR ARAYANLARA HOŞGÖRÜ VE SEVGİ TAVSİYE …
Önce Vatan Gazetesi
Oğuz Çetinoğlu: Ahlâk, dinin koyduğu kuralların bir bölümüdür. Diğer taraftan ‘etik’ kelimesi, ahlak kavramının derinliğini ve enginliğini ihtiva etmekten çok uzaktır. Ahlak kelimesinin yerine ‘etik’ kelimesini dayatanlar, din kavramından soyutlanmış bir ahlak anlayışını mı yerleştirmeye çalışıyorlar? Böyle bir ahlak anlayışı topluma, muhtaç olduğu güven ve huzur ortamını sağlamakta yeterli olabilir mi?
Prof. Dr. Ali Osman Özcan: Muhterem Oğuz Bey, dünyanın en büyük ahlakçıları arasında, Türk ahlakçıları en başta gelirler. Lakin Mehmet Ali Aynî Bey’in ‘Türk Ahlakçıları’ adlı kitabını bilen ve okuyan kaç kişi sayabilirsiniz? Oradaki isimleri kaçımız biliyor? Fakat Yahudi, Hıristiyan, Budist, Taoist, Şintoist, Jainist, Lamaist vb. din ve mezheplerin ahlakçılarını, yani büyüklerini sorarsanız, sizlere birkaç tane isim sayabilirler. Ayrıca hangi ideoloji, hangi ahlakî değeri insanlığa kazandırmıştır? Bunu da sormamız gerekir. İdeolojilerin insanlığa kazandırdığı herhangi bir ahlakî değer yoktur. Mesela ülkemizdeki özgürlük kavramı bile Yahudi-Hıristiyan (Tevrat-İncil) dünya görüşünün özgürlük anlayışının içeriğini yansıtmaktadır. Dinimizin, yani İslam dininin özgürlük kavramını tartışan, İslam’ın özgür insanını tanımlayan kaç makale veya kitap gösterebilirsiniz? Bu yüzden kendi hayat damarlarını kesip intihara giden bir insana benzemekteyiz.
Çetinoğlu: Laik sistemde maneviyat boşluğunun devlet kurumları tarafından giderilmesi yadırganıyor. Toplum dinamikleri, maneviyat önderleri veya sivil toplum kuruluşlarının gayretleri ise ‘irtica’ veya daha hafif bir suçlama ile ‘mahalle baskısı’ olarak algılanıyor. Çözüm için tavsiyeleriniz var mı?
Özcan: Bu soru insanı köşeye sıkıştırıcı bir soru. Ancak yanıt vermeden de edemeyeceğim. Öncelikle laik sistemi veya çağdaşlık kelimelerini, ideolojik anlamda kullanmaktan kaçınmak gerekir. ‘İrtica’ kelimesine baktığımızda Batı kültürünün daha fazla irticaya yatkın olduğunu, bu kelimenin milletimize dış güçler tarafından dayatıldığını bilmemiz gerekir. ‘Mahalle baskısı’ deyiminin içeriğine gelince; mahalledeki cami imamı, bir Yahudi haham veya bir kilise papazı kadar mahallesindeki camiye gelenleri tanımaz. ‘Mahalle baskısı’ deyimi, bir çeşit ait olma, mensup olma bilincinin dışlaşmasıdır. Eğer bu kelime ile bir âdet olgusuna vurgu yapılıyorsa, köylerde insanlar birbirini çok iyi tanımaktadırlar. Birbirini tanımamak, görmezden gelmek köy toplumlarında ayıplanır. ‘Mahalle baskısı’ndan şehirlerde söz etmek biraz işi abartmak, mübalağaya kaçmak demektir. Bir küçük azınlığın egemen kültürel değerlere saldırısı olarak da bu terimleri yorumlamak mümkündür. Herkesin Türk kültürünü içten benimsediğini söyleyemeyiz. Tanzimat ve Islahat Fermanları’ndan sonra içimizdeki azınlıkların veya kendilerini azınlık hissedenlerin Osmanlı vatandaşlarından daha fazla hukukî haklar elde ettiği gerçeği gözden uzak tutulmamalıdır.
Çetinoğlu: Herhangi bir kişi veya olayın ya karşısında veya kayıtsız şartsız yanında olmak… Bir anlamda kamplaşmak… Toplumda sıkça görülen bir davranış bozukluğu. Genlerimizden mi kaynaklanıyor? Çözüm mümkün mü? Toplumda farklı düşünenler elbette olacak. Farklılıklara rağmen hoşgörü desteğinde birlikte yaşamayı yeterli ölçüde biliyor muyuz? Farklı görüştekilerin birbirlerini dışlamak yerine anlamaya çalışmaları çözüm olabilir mi?
Özcan: Gene bir tuzak soru ile karşı karşıya olduğumu belirtmek isterim. ‘Mutlak hürriyet’ adına özerk olmadan, hür olduğunu zannedip millî bünyemizdeki değer değişmeleri sonucu bu tür yakınmacı davranışları görmek, sık karşılaşılan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Milletin gelecekle ilgili ülküleri kırpılıp kesilip koparılıp yok edildiğinde, her kafadan ayrı sesler çıkacağı bir gerçektir. Ülküleri olan milletler çok çabuk toparlanabilirler. Mesela; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve Japonya 1946’da kurulan İsrail devletleri örnek olarak verilebilir. Bütün bu devletlerin ortak özellikleri, vatandaşlarına gelecekle ilgili umut ve ülküler vermelerindedir. Bizde ise çağı atlama, çağın ötesine geçme kavramları 1990’lı yıllarda telaffuz edilirken ondan sonra çağı yakalama kavramı zihinlere şırınga edilmiştir. Çağı atlamak, çağın ötesine geçmek başka, çağı yakalamak başkadır. ‘Çağı yakalamak’ deyimi, çağın gerisinde olmayı millete benimsetmek ve milleti umutsuz, ülküsüz kılmaktır. Bir eve girdiğinizde, bir köy kahvesine vardığınızda birbirleriyle kavga eden insanlar görürseniz onlar hakkında ne düşünürsünüz? Dersiniz ki bunlar arasında fikir birliği yok. Bunlar birbirini yiyor. Bunlardan hiçbir şey olmaz. Yine ‘Türk milleti mi? Bir illet…’ diye konuşanları gördüğünüzde, kamplaşmaların varlığı dikkatinizi çeker. Oysa partileşme süreci, demokrasi adına bir çeşit kamplaşmadır. Yukarıda söylediğiniz ‘aydın’ kelimesiyle ilgili olarak şunu ekleyebilirim: Türkiye’de elliden fazla siyasî parti vardır. Bütün bu siyasî partilerin seçkin kadroları ‘aydın’ denilen insanlardan oluşmaktadır. Bu partilerin Türk milletinin geleceği ile ilgili ortak planlarının ve programlarının olduğunu söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla elliden fazla bir kamplaşma olgusu söz konusudur. Plansız, programsız aydınlar, millî bekamız için milletimizin alarm zilleri olarak düşünülebilir mi? Çünkü aydınlar bir milletin alarm zilleridir. Bozuk alarm zillerinden ne beklenebilir? Bu açıdan millî bekamızda milletin geleceği ile ilgili ortak plan ve program yapacak olan bir aydın kütlesine ihtiyacımız vardır. Devletin kurumları arasındaki işbirliği, yardımlaşma ve dayanışma olguları için milletin alarm zilleri olan aydınların, milletin geleceği ile ilgili ortak proje, plan ve programları uygulamalarından geçtiği de unutulmamalıdır. Acı tecrübelerimizden biliyoruz ki sağ düşünce-sol düşünce diye olmayan bir düşünce biçimi yüzünden bile milletimiz kamplara ayrılabilmiştir. Halen de millî aynılıklarımız, benzerliklerimiz bir tarafa bırakılarak; millî zenginliklerimiz, çeşitliliklerimiz bir tarafa itilerek; ‘farklılıklar zenginliklerimizdir’ diye kamplaşmalara yol açılarak zihinler uyuşturulmaya çalışılmaktadır. Başka kültürlerin kültürümüz üzerindeki hıncı, hışmı, hasımlığı, rakipliği, düşmanlığı bilinmeden, fikir özgürlüğü adına, kâr-zarar hesabı yapılmadan her fikir, mikrop, virüs, parazit ve basil olup olmadığı kontrol edilmeden değer sistemimize aşılanmaya çalışılmaktadır. Çetinoğlu: Bu olumsuzluklar; hoşgörü noksanlığından, uzlaşma kültürünün yetersizliğinden kaynaklanıyor olabilir mi? Dışlamak yerine anlamaya çalışmak suretiyle, farklılıklara rağmen birlikte yaşama düşüncesiyle daha huzurlu bir toplum oluşturulamaz mı?
Öczan: Muhterem Oğuz Ağabeyim, hoşgörü kavramına baktığımız zaman; bizim kültürümüzdeki hoşgörü anlayışı, diğer kültürlerden çok farklıdır. Örneğin Yunus Emre ‘Yaratılanı hoş gör Yaratan’dan ötürü’ derken, yaratılan canlı cansız her şeye sevgi ile yaklaşılması gerektiğini dile getirmiştir. Batı kültüründe ‘hoşgörü’ karşılığı olarak kullanılan ‘tolerans’ kelimesi; birisine, bir şeye katlanmak, dayanmak, tahammül etmek anlamlarına gelir. Birisini hoş görmek, müsamaha göstermek, kendi kültürel değerlerimiz içinde zaten mevcuttur. İnsan davranışlarında üç nitelik vardır. Bu davranışlarda niyet, mutlaka aranır. Ancak iyi niyet, kötü niyet, art niyet vb. türde niyetlerden söz etmekteyiz. Herkes kendi davranışına, mutlaka, mantıklı-mantıksız, akıllıca-akılsızca gerekçeler gösterir. Nihayet her davranışın bir isteklilik düzeyi; yani motivasyon ve iradî yönü vardır. Hoş göremeyeceğimiz, hoş görüldüğü takdirde varlığımızı tehlikeye atan, ortadan kaldırıcı görüşlere ‘evet’ diyemeyeceğimiz de kesindir. Mesela kültürümüzde nefsini ve neslini koruma kavramları vardır. Kendimize ve kendimizden olanlara hoş görü adına saldıranlara, yok etmek isteyenlere hoş görü gösterebilir miyiz? Bu alan, gene ahlak alanıyla ilişkilidir. Farklı görüştekilerin birbirlerini dışlamak yerine anlamaya çalışmaları, gayet güzel bir düşüncedir. Keşke öyle olsa. Ancak güçlü olanların ve kötü niyetlilerin, iyi niyetli olanları zarara uğratacağı da gözden kaçırılmamalıdır. Farklı görüşte olmak başka, farklı inançta olmak başkadır. Ancak farklı görüş ve inançlarını başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmak da ahlak açısından sorgulanmaya değer bir konudur. Kültürümüzde meşveret, müşâvere etmek, görüşmelerde bulunmak vb. türde bir sürü sosyal içerikli kelime ve deyimler vardır. Bunların adını bile bilmeyenlerin tartışmaları da bizleri yanıltmamalıdır. Şahsî, toplumla ilgili olarak ve millî menfaatlerimiz ile vatanımızı almak isteyenlere hoş görü göstermek; hoş görü mü, acizlik mi, hainlik midir? Farklı görüşte olmak başka; öteki olanın, düşman olanın çıkarlarını gizleyerek ‘farklı görüş’ diye ortaya atmak başkadır. Burada gene birlikte, bir arada, beraber yaşamayı mümkün kılacak ahlakî değerlerin hayata katılması olgusu karşımızda durmaktadır.
Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Hocam. Doyurucu, aydınlatıcı cevaplar aldım. Sağolun.
Özcan: Görüşlerimi açıklama fırsatı verdiğiniz için size ve Gazeteniz Önce Vatan’a ben de teşekkür ederim. Prof.
Dr. ALİ OSMAN ÖZCAN’ın ÖZGEÇMİŞİ
Zonguldak’ta doğdu. Merkeze bağlı Saka Köyü İlkokulu’nda 1957-1958 öğretim yılında ilköğrenimini tamamladı. 1961-1962 öğretim yılında Kozlu Ortaokulu’ndan mezun oldu. 1962-1963 öğretim yılında Devlet Parasız Yatılı sınavını kazanarak Bolu Erkek İlköğretmen okuluna girdi. 1964-1965 öğretim yılında okul birincisi olarak mezun oldu. 1965-1966 öğretim yılından 1970 yılına kadar değişik yerlerde bil-fiil ilkokul öğretmenliği ve müdürlüğü yaptım. 1966-1967 öğretim yılında askerliğimi Ankara Zırhlı Birlikler Okulu ve Er Eğitim Tugayı Okuma-Yazma Okulu’nda tamamladım. 1969-1970 Öğretim yılında Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesini dışarıdan bitirip 1970-1971 öğretim yılında üniversite imtihanını kazanarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümü’ne kaydını yaptırdı. 1973-1974 öğretim yılında mezun oldu. 1974-1975 öğretim yılında Karabük Demir-Çelik Lisesi Felsefe Öğretmenliğine tâyin edildi. 1975-1976 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümü Kütüphanesi’nde memur olarak çalışmaya başladı. 1976-1977 öğretim yılında öğretim görevlisi oldu ve doktora giriş sınavını kazandı. 1977 yılında üç ay Federal Almanya’da meslek okulları ile ilgili çalışma yaptı. 1979 yılında ‘Ülkemiz İçin İsabetli Bir Mesleğe Yöneltme Denemesi’ adlı doktora tezi ile Ph.D. (Dr). unvanını aldı. 1982-1983 öğretim yılında İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1985-1986 öğretim yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bölümüne Yardımcı Doçent olarak tâyin edildi. Bölüm Başkan Yardımcılığı yaptı. 1987-1988 öğretim yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Yüksekokulu’nda Yardımcı Doçent olarak göreve başladı. 16.10.1989’da Doçentlik bilim sınavını başararak Eğitimin Psikolojik Temelleri Ana Bilim Dalında ‘Doçent’ unvanını aldı. 1990-1994 yıllarında Deniz Harp Okulu’nda Psikoloji-Liderlik dersleri verdi. 1992-1993 eğitim-öğretim yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi ve Beden Eğitimi ve Spor Bölümü’nde görevli olarak Bölüm Başkan Yardımcılığı ve Sınıf Öğretmenliği Bölümü’nde Bölüm Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Yine bu dönemde Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu’nda Öğretmenlik Bölümü Başkanlığı yaptı. 6 Eylül 1994 tarihinde Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölüm Başkanlığı’na tâyin edildi. Şubat 1995’te Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümündeki profesör kadrosuna tâyin edilerek profesör oldu. 10.05.1996 tarihinde Dumlupınar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlığı’nda görevlendirildi. 12.12.1997 tarihinde dekanlık görevinden istifa etti. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi’nde Öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Eğitim Bilimleri dersleri vermektedir. Ufuk Ötesi Gazetesi, Çağa Ferman Gazetesi, Yesevi Dergisi, Elektrik Teknikerleri Dergisinde yayın danışmanı ve yazar olarak çalışmaktadır. 500’den fazla yayınlanmış yazısı ve makalesi vardır. Bunlar; Yeni Düşünce Dergisi, Yeni Malatya Gazetesi, Ufuk Ötesi Gazetesi, Ortadoğu Gazetesi, Çağa Ferman Gazetesi, Toplum-Bilim Dergisi, Kurultay Gazetesi, Yesevi Dergisi, Özel Güvenlik Dergisi (Private Securty), Okumuş Adam Dergisi, Türk Yurdu Dergisi, Sur Dergisi, Kubbealtı Akademi Dergisi, Somuncubaba Dergisi, Türk Edebiyatı Dergisi, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Kuleli Askerî Lisesi Dergisi, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi, adlı dergilerde ve gazetelerde yayınlanmış ve yayınlanmaktadır. İnternet ortamında www.ulkucu.org sitesi ile www.sanatalemi.net sitelerinde yazıları yayınlanmıştır. Millî ve Milletler Arası Türkoloji Kongreleri ve Eğitim Bilimleri kongrelerinde bildiriler sundu ve yayınlandı. Marmara ve İnönü Üniversitelerinde 28 doktora 78 yüksek lisans tezi yürütü ve tamamlattı. Öğrencilerinden profesör olup dekanlık yapanlar vardır. Eğitim ve Öğretimle ilgili olarak yurt içi ve yurt dışında yüzden fazla konferans ve seminer verdi. Futbol Federasyonu, Avcılık ve Atıcılık Federasyonu ile Boks Federasyonu hakem seminerlerinde görev aldı. Malatya İşitme Engelliler Okulu Öğretmenlerine Hizmet İçi Eğitim Kursu, Bursa Millî Eğitim Müdürlüğüne bağlı Eğitilebilir-Öğretilebilir İş Okullarında görevli öğretmenlerin eğitimi için on haftalık seminer, İstanbul Harp Akademileri ve Hava Harp Okulunda seminerler verdi. İstanbul Ülkü Ocaklarında Üniversite temsilcilerine sosyal psikoloji ve liderlik konusunda altı haftalık seminer verdi. İstanbul Pendik ve Kayışdağı MHP binalarında Türk-İslam kültürü üzerine konferanslar verdi. Kadıköy Türk Ocağı ve Türk Dünyası Araştırmaları Vakfında Eğitim-Öğretim ile ilgili konferanslar verdi. Bakü Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Lisesi, Türkiye Diyanet Vakfı Lisesi ve Milli Eğitim Bakanlığı Lisesi Öğretmenlerine on beş günlük hizmet içi eğitim semineri (Öğretimde Disiplin, Etkinlik ve Verimlilik) vermek üzere 2006 yılı Eylül ayında Azerbaycan’da bulundum. TRT 2 radyosu, TRT televizyonu, TV 5, Mesaj TV’de eğitim-öğretim ile ilgili programlara katıldı. Üyesi olduğu sivil toplum kuruluşları; Aydınlar Ocağı İlim İstişare Kurulu Üyeliği, Türk Dünyası ve Akraba Toplulukları Hizmet Derneği Başkan Yardımcılığı, Basın Birliği Derneği Üyeliği, İstanbul Gazeteciler Derneği Üyeliği, Kadıköy Türk Ocağı Üyeliği, Türkiye Yazarlar Birliği olarak sıralanabilir. Prof. Dr. Ali Osman Özcan, Almanca ve Osmanlıca bilmektedir. Prof. Dr. ALİ OSMAN ÖZCAN’ın yayınlanmış kitapları: 01-ÜLKEMİZ İÇİN İSABETLİ OLABİLECEK BİR MESLEĞE YÖNELTME DENEMESİ. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını. İstanbul, 1985 02- ÇOCUK NASIL ÖĞRENİR? Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayını. Ankara,1992. 03- SPOR PSİKOLOJİSİ. Alfa Basım Yayım Dağıtım. İstanbul, 1994 (Sigurd Baumann’dan tercüme) 04- ÖĞRETMENLİĞİN İÇ YÜZÜ. TDAV Yayını. İstanbul, 1999 05- ALGIDAN YORUMA YARATICI DÜŞÜNCE. Avcıol Basım Yayım. İstanbul, 2000 06- İNSAN İLİŞKİLERİNDE BAŞARIYA GİDEN YOL. Ayku Yayınları. İstanbul, 2002. 07- MERAKI HAPSETMEK. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2003. 08- İLETİŞİMİN RENGİ. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2004. 09- KUMDAN HALAT YAPMAK. Yesevi Yayıncılık. İstanbul, 2004. 10- ŞEYTANLA EKMEK BÖLÜŞMEK. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2005. 11- KİMLİKTEKİ KİM. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2007. 12- TAŞDEVRİ ÇAĞDAŞLARI. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2008. 13- DÖNÜŞÜM ÇİZGİLERİ. Bilge Karınca Yayınları. İstanbul, 2009.

Yeni Microsoft Word Belgesi

BENZER KONULAR

Yorum Yapınız